Aslında çok
güzel bir sabaha uyanıyorum ama canım çok sıkkın. Sanki bir önceki gün ya da
gece kötü bir şeyler olmuş da ben hatırlayamıyorum. Önemsemiyorum, henüz
gelmeyen baharı müjdeleyen kuş seslerini dinliyorum. Kuş sesleri hoşuma gidiyor,
mutlu olmam gerektiğini düşünüyorum ama mutlu olmanız gerektiğini düşünmeniz
sizi otomatik olarak mutlu yapmıyor, ben de mutlu olamıyorum zaten. Kahvemi
yapıyorum, hızlıca haberlere göz atıyorum ama canım hala çok sıkkın, duygu
değişmiyor. Evden çıkıyorum ofise doğru yürürken zihnimdeki binlerce düşünce
hiç bir iz bırakmadan ama sıralarını da bozmadan hızlıca akıp giderken birden
içlerinden birini yakalıyorum: “Chris öldü!”
Kitaptaki cümle
aynen böyle “Chris öldü!” Çok kısa, çok net, çok sert, çok keskin. “Aramızdan
ayrıldı” değil, “hayatını kaybetti” değil ya da “onu kaybettik” hiç değil,
“öldü!” Ölümü anlatan en net, en yalın ve en güzel fiil: Ölmek! Canımı sıkan
şeyin bu olduğunun farkına varıyorum. Beni bu kadar sarsan, canımı sıkan ve
etkileyen ölümün kendisi değil aslında Chris’in ölmüş olması. Ölmek için
yaşayan bu kadar insan varken en çok ölmemek için yaşayanların ölmeleri belki
de canımı bu kadar sıkan ya da başka bir şey, bilmiyorum. Ama dün gece okuduğum
kitabın sonsöz kısmındaki bu cümleyi okuduğumda yaşadığım hayal kırıklığını
hatırlıyorum. Kitabı daha önce de okumuştum ama demek ki o zamanda Chris’in
ölmesi beni bu kadar hayal kırıklığına uğratmış ki hatırladığım pek çok şeye
rağmen onun öldüğünü hafızamdan silmişim. Şimdi bu cümleyi okuyunca
hatırlıyorum, yine aynı hayal kırıklığı: “Evet ya, Chris o zaman da ölmüştü.” Kitabın
daha yarısına gelmeden sonunu okuyarak, Chris’i sanki ben öldürmüşüm gibi
kızıyorum kendime. Aslında olan bu; herşeyi mahfettim! Şimdi her sayfayı, her paragrafı,
her cümleyi, her kelimeyi Chris’in ölümünü düşünerek ve buna üzülerek
okuyacağım. Mesele ölmek değil, mesele benim neredeyse kitabın daha başından
Chris’i öldürmüş olmam!
Chris, okuduğum
herhangi bir kitaptaki herhangi bir karakter değil, bir kitap ya da roman
kahramanı hiç değil… O aslında kitabın var olma sebeplerinden birisi… Ve belki
de aslında en önemlisi… Tam 121 yayın evi tarafından reddedildikten sonra
basılan ve sonrasında büyük beğeni toplayan Chris’in ve babasının hikayesi bu:
Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı. Ne zaman ve nasıl elime geçtiğini
hatırlayamadığım bu kitabı yıllar önce ilk okuduğumda da şimdi 40’ıncı yıl
anısına basılan yeni baskısını okuğum kadar beğeniyorum. Adının aksine kitap ne
Zen’i ne motosiklet bakım sanatını ne de bir baba oğulun hikayesini anlatıyor.
Kitap bir baba ve oğulun verdikleri var olma mücadelesini anlatıyor aslında. Beni
hayal kırıklığına uğratan aslında ölmek değil, Chris’in ölümü hiç değil,
verdiği var olma mücadelesindeki başarısının hiç hak etmediği bir şekilde onun
elinden alınmasına, tüm o çabalarının buna hiç hakkı olmayanlar tarafından hiçe
sayılıp, çöpe atılmasına kızıyorum, üzülüyorum, isyan ediyorum.
Verdiğiniz,
belki de hala vermeye devam ettiğiniz var olma mücadelesi ve kat ettiğiniz yol
hakkında hiç bir fikri olmayan, sizi anlamak, tanımak ya da fark etmek için
çaba göstermeyen, sadece kendi varlığının devamı için canı nasıl isterse öyle
davranan insanların hoyratlığına isyan ediyorum belki de… Kendi varlığı zarar
görmesin, kendi istek ve hayalleri bozulmasın diye aslında ne kadar çabalarsa
çabalasın, ne yaparsa yapsın kontrol bile edemediği kendi hayatının devamı için,
hayatı olduğu gibi yaşamak isteyen ve hiç bir kontrol endişesi taşımayan başka insanların
hayatlarına, isteklerine, hayallerine ve var olma mücadelelerine fütursuzca
müdahele edenlere isyan ediyorum en çok…
Kitap bittikten
sonra ya da kitabın başında ne zaman okursam okuyayım, bunun beni bu kadar
etkileyeceğini biliyorum çünkü Chris’i tanıyorum, verdiği var olma mücadelesini
biliyorum. Kontrol edemedikleri bu hayatta herşey kendi istedikleri gibi olsun
diye mücadele edenlerin ve bu mücadele de herşeyi mübah görenlerin aksine
sadece var olma mücadelesi vermenin ne demek olduğunu biliyorum…
07.03.2016